Zâriyât Suresi
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Bismillahirrahmanirrahim
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Yükleniyor...
Sesli Dinle
Mishary Rashid AlafasyTam Sure
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Bismillahirrahmanirrahim
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
وَٱلذَّ ٰرِیَـٰتِ ذَرۡوࣰا
Vez zariyati zerven.
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
فَٱلۡحَـٰمِلَـٰتِ وِقۡرࣰا
Fel hamilati vıkren.
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
فَٱلۡجَـٰرِیَـٰتِ یُسۡرࣰا
Fel cariyati yusren.
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
فَٱلۡمُقَسِّمَـٰتِ أَمۡرًا
Fel mukassimati, emren.
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقࣱ
İnnema tuadune le sadikun.
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
وَإِنَّ ٱلدِّینَ لَوَ ٰقِعࣱ
Ve inned dine le vakıu.
Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
وَٱلسَّمَاۤءِ ذَاتِ ٱلۡحُبُكِ
Ves semai zatil hubuki.
İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz.
إِنَّكُمۡ لَفِی قَوۡلࣲ مُّخۡتَلِفࣲ
İnnekum le fi kavlin muhtelifin.
İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz.
یُؤۡفَكُ عَنۡهُ مَنۡ أُفِكَ
Yu'feku anhu men ufik.
Bundan, dönebilecek kimseler döndürülür.
قُتِلَ ٱلۡخَرَّ ٰصُونَ
Kutilel harrasune.
Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!
ٱلَّذِینَ هُمۡ فِی غَمۡرَةࣲ سَاهُونَ
Ellezine hum fi gamretin sahune.
Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!
یَسۡـَٔلُونَ أَیَّانَ یَوۡمُ ٱلدِّینِ
Yes'elune eyyane yevmud din.
İşlerin karşılık göreceği günün zamanını sorarlar.
یَوۡمَ هُمۡ عَلَى ٱلنَّارِ یُفۡتَنُونَ
Yevme hum alen nari yuftenune.
O, kendilerinin ateşte azap görecekleri gündür.
ذُوقُوا۟ فِتۡنَتَكُمۡ هَـٰذَا ٱلَّذِی كُنتُم بِهِۦ تَسۡتَعۡجِلُونَ
Zuku fitnetekum, hazellezi kuntum bihi testa'cilun.
Onlara: "Azabınızı tadın; işte acele beklediğiniz bu idi" denir.
إِنَّ ٱلۡمُتَّقِینَ فِی جَنَّـٰتࣲ وَعُیُونٍ
İnnel muttekine fi cennatin ve uyunin.
Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı.
ءَاخِذِینَ مَاۤ ءَاتَىٰهُمۡ رَبُّهُمۡۚ إِنَّهُمۡ كَانُوا۟ قَبۡلَ ذَ ٰلِكَ مُحۡسِنِینَ
Ahizine ma atahum rabbuhum, innehum kanu kable zalike muhsinin.
Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı.
كَانُوا۟ قَلِیلࣰا مِّنَ ٱلَّیۡلِ مَا یَهۡجَعُونَ
Kanu kalilen minel leyli ma yehceun.
Onlar, geceleri az uyuyanlardı.
وَبِٱلۡأَسۡحَارِ هُمۡ یَسۡتَغۡفِرُونَ
Ve bil esharihum yestağfirune.
Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.
وَفِیۤ أَمۡوَ ٰلِهِمۡ حَقࣱّ لِّلسَّاۤىِٕلِ وَٱلۡمَحۡرُومِ
Ve fi emvalihim hakkun lis saili vel mahrumi.
Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi.
وَفِی ٱلۡأَرۡضِ ءَایَـٰتࣱ لِّلۡمُوقِنِینَ
Ve fil ardı ayatun lil mukınine.
Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?
وَفِیۤ أَنفُسِكُمۡۚ أَفَلَا تُبۡصِرُونَ
Ve fi enfusikum, e fe la tubsirun.
Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?
وَفِی ٱلسَّمَاۤءِ رِزۡقُكُمۡ وَمَا تُوعَدُونَ
Ve fis semai rızkukum ve ma tuadun.
Rızkınız da, size söz verilen azap da yukarıdan gelir.
فَوَرَبِّ ٱلسَّمَاۤءِ وَٱلۡأَرۡضِ إِنَّهُۥ لَحَقࣱّ مِّثۡلَ مَاۤ أَنَّكُمۡ تَنطِقُونَ
Fe ve rabbis semai vel ardı innehu le hakkun misle ma ennekum tentıkun.
Göğün ve yerin Rabbine and olsun ki bu, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir.
هَلۡ أَتَىٰكَ حَدِیثُ ضَیۡفِ إِبۡرَ ٰهِیمَ ٱلۡمُكۡرَمِینَ
Hel etake hadisu dayfi ibrahimel mukremin.
İbrahim'in ikram edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi?
إِذۡ دَخَلُوا۟ عَلَیۡهِ فَقَالُوا۟ سَلَـٰمࣰاۖ قَالَ سَلَـٰمࣱ قَوۡمࣱ مُّنكَرُونَ
İz dehalu aleyhi fe kalu selama, kale selam, kavmun munkerun.
Onlar, İbrahim'in yanına girip: "Selam sana" demişlerdi, İbrahim de: "Selam size" demişti; içinden de, onların "tanınmamış bir topluluk" olduğunu geçirmişti.
فَرَاغَ إِلَىٰۤ أَهۡلِهِۦ فَجَاۤءَ بِعِجۡلࣲ سَمِینࣲ
Fe raga ila ehlihi fe cae bi iclin seminin.
Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti.
فَقَرَّبَهُۥۤ إِلَیۡهِمۡ قَالَ أَلَا تَأۡكُلُونَ
Fe karrebehu ileyhim kale e la te'kulun.
Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti.
فَأَوۡجَسَ مِنۡهُمۡ خِیفَةࣰۖ قَالُوا۟ لَا تَخَفۡۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَـٰمٍ عَلِیمࣲ
Fe evcese minhum hifeh, kalu la tehaf, ve beşşeruhu bi gulamin alim.
(Yemediklerini görünce) onlardan endişeye düştü; "Korkma" dediler ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler.
فَأَقۡبَلَتِ ٱمۡرَأَتُهُۥ فِی صَرَّةࣲ فَصَكَّتۡ وَجۡهَهَا وَقَالَتۡ عَجُوزٌ عَقِیمࣱ
Fe akbeletimreetuhu fi sarretin fe sakket vecheha ve kalet acuzun akimun.
Bunun üzerine karısı hayretle seslenerek geldi, elleriyle yüzünü kapayarak: "kısır bir kocakarı!" dedi.
قَالُوا۟ كَذَ ٰلِكِ قَالَ رَبُّكِۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡحَكِیمُ ٱلۡعَلِیمُ
Kalu kezaliki kale rabbuk, innehu huvel hakimul alimu.
Melekler: "Bu böyledir, Rabbin söylemiştir; doğrusu O, Hakim olandır, bilendir" dediler.
۞ قَالَ فَمَا خَطۡبُكُمۡ أَیُّهَا ٱلۡمُرۡسَلُونَ
Kale fe ma hatbukum eyyuhel murselun.
İbrahim: "Ey Elçiler! Göreviniz nedir?" dedi.
قَالُوۤا۟ إِنَّاۤ أُرۡسِلۡنَاۤ إِلَىٰ قَوۡمࣲ مُّجۡرِمِینَ
Kalu inna ursilna ila kavmin mucrimine.
Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.
لِنُرۡسِلَ عَلَیۡهِمۡ حِجَارَةࣰ مِّن طِینࣲ
Li nursile aleyhim hıcareten min tinin.
Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.
مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلۡمُسۡرِفِینَ
Musevvemeten inde rabbike lil musrifin.
Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.
فَأَخۡرَجۡنَا مَن كَانَ فِیهَا مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِینَ
Fe ahrecna men kane fiha minel mu'minin.
Bunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan müminleri çıkardık.
فَمَا وَجَدۡنَا فِیهَا غَیۡرَ بَیۡتࣲ مِّنَ ٱلۡمُسۡلِمِینَ
Fe ma vecedna fiha gayre beytin minel muslimin.
Zaten orada, kendini Allah'a vermiş sadece bir tek ev halkı bulduk.
وَتَرَكۡنَا فِیهَاۤ ءَایَةࣰ لِّلَّذِینَ یَخَافُونَ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِیمَ
Ve terekna fiha ayeten lillezine yahafunel azabel elim.
Can yakıcı azabdan korkanlar için, o beldede bir işaret, bir kalıntı bıraktık.
وَفِی مُوسَىٰۤ إِذۡ أَرۡسَلۡنَـٰهُ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ بِسُلۡطَـٰنࣲ مُّبِینࣲ
Ve fi musa iz erselnahu ila fir'avne bi sultanin mubinin.
Musa'nın başından geçenlerde de ibret vardır: Onu apaçık delille Firavun'a gönderdik.
فَتَوَلَّىٰ بِرُكۡنِهِۦ وَقَالَ سَـٰحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونࣱ
Fe tevella bi ruknihi ve kale sahırun ev mecnunun.
Firavun, erkaniyle birlikte hakdan yüz çevirdi; "sihirbazdır veya delidir" dedi.
فَأَخَذۡنَـٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذۡنَـٰهُمۡ فِی ٱلۡیَمِّ وَهُوَ مُلِیمࣱ
Fe ehaznahu ve cunudehu fe nebeznahum fil yemmi ve huve mulim.
Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti.
وَفِی عَادٍ إِذۡ أَرۡسَلۡنَا عَلَیۡهِمُ ٱلرِّیحَ ٱلۡعَقِیمَ
Ve fi adin iz erselna aleyhimur rihal akim.
Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.
مَا تَذَرُ مِن شَیۡءٍ أَتَتۡ عَلَیۡهِ إِلَّا جَعَلَتۡهُ كَٱلرَّمِیمِ
Ma tezeru min şey'in etet aleyhi illa cealethu ker remim.
Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.
وَفِی ثَمُودَ إِذۡ قِیلَ لَهُمۡ تَمَتَّعُوا۟ حَتَّىٰ حِینࣲ
Ve fi semude iz kile lehum temetteu hatta hinin.
Semud milletinin başına gelende de ibret vardır: Onlara, "Bir süreye kadar zevklenin" denmişti.
فَعَتَوۡا۟ عَنۡ أَمۡرِ رَبِّهِمۡ فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلصَّـٰعِقَةُ وَهُمۡ یَنظُرُونَ
Fe atev an emri rabbihim fe ehazethumus saikatu ve hum yanzurun.
Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı.
فَمَا ٱسۡتَطَـٰعُوا۟ مِن قِیَامࣲ وَمَا كَانُوا۟ مُنتَصِرِینَ
Fe mestetau min kıyamin ve ma kanu muntesirine.
Ayağa kalkacak güçleri kalmadı, yardım da görmediler.
وَقَوۡمَ نُوحࣲ مِّن قَبۡلُۖ إِنَّهُمۡ كَانُوا۟ قَوۡمࣰا فَـٰسِقِینَ
Ve kavme nuhın min kabl, inne hum kanu kavmen fasıkin.
Daha önce de Nuh milletini cezalandırmıştık. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir milletti.
وَٱلسَّمَاۤءَ بَنَیۡنَـٰهَا بِأَیۡی۟دࣲ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ
Ves semae beneynaha bi eydin ve inna le musiun.
Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.
وَٱلۡأَرۡضَ فَرَشۡنَـٰهَا فَنِعۡمَ ٱلۡمَـٰهِدُونَ
Vel arda fereşnaha fe ni'mel mahidun.
Yeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz!
وَمِن كُلِّ شَیۡءٍ خَلَقۡنَا زَوۡجَیۡنِ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ
Ve min kulli şey'in halakna zevceyni leallekum tezekkerun.
İbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır.
فَفِرُّوۤا۟ إِلَى ٱللَّهِۖ إِنِّی لَكُم مِّنۡهُ نَذِیرࣱ مُّبِینࣱ
Fe firru ilallah, inni lekum minhu nezirun mubin.
De ki: "Öyleyse Allah'a koşusun; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım."
وَلَا تَجۡعَلُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ إِلَـٰهًا ءَاخَرَۖ إِنِّی لَكُم مِّنۡهُ نَذِیرࣱ مُّبِینࣱ
Ve la tec'alu meallahi ilahen ahar, inni lekum minhu nezirun mubin.
"Allah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım."
كَذَ ٰلِكَ مَاۤ أَتَى ٱلَّذِینَ مِن قَبۡلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا۟ سَاحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونٌ
Kezalike ma etellezine min kablihim min resulin illa kalu sahırun ev mecnun.
Onlardan öncekilere, herhangi bir peygamber gelince: "sihirbazdır" veya "Delidir" derlerdi.
أَتَوَاصَوۡا۟ بِهِۦۚ بَلۡ هُمۡ قَوۡمࣱ طَاغُونَ
E tevasav bih, bel hum kavmun tagun.
Öncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir.
فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ فَمَاۤ أَنتَ بِمَلُومࣲ
Fe tevelle anhum fe ma ente bi melum.
Onlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin.
وَذَكِّرۡ فَإِنَّ ٱلذِّكۡرَىٰ تَنفَعُ ٱلۡمُؤۡمِنِینَ
Ve zekkir fe innez zikra tenfeul mu'minin.
Öğüt ver; doğrusu öğüt inananlara fayda verir.
وَمَا خَلَقۡتُ ٱلۡجِنَّ وَٱلۡإِنسَ إِلَّا لِیَعۡبُدُونِ
Ve ma halaktul cinne vel inse illa li ya'budun.
Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır.
مَاۤ أُرِیدُ مِنۡهُم مِّن رِّزۡقࣲ وَمَاۤ أُرِیدُ أَن یُطۡعِمُونِ
Ma uridu minhum min rızkın ve ma uridu en yut'imuni.
Onlardan bir rızık istemem; Beni doyurmalarını da istemem.
إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلۡقُوَّةِ ٱلۡمَتِینُ
İnnallahe huver rezzaku zul kuvvetil metin.
Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır.
فَإِنَّ لِلَّذِینَ ظَلَمُوا۟ ذَنُوبࣰا مِّثۡلَ ذَنُوبِ أَصۡحَـٰبِهِمۡ فَلَا یَسۡتَعۡجِلُونِ
Fe inne lillezine zalemu zenuben misle zenubi ashabihim fe la yesta'ciluni.
Zulmedenlerin, geçmiş arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır; cezalarını Benden acele istemesinler.
فَوَیۡلࣱ لِّلَّذِینَ كَفَرُوا۟ مِن یَوۡمِهِمُ ٱلَّذِی یُوعَدُونَ
Fe veylun lillezine keferu min yevmihimullezi yuadun.
Söz verilen günün azabından vay o inkar edenlere!